11 Ekim 2014 Cumartesi

Çalan Telefon


Sıradan günlerin şahane birer unutulmayacak gün haline gelmesine bayılıyorum. Bu fotoğrafların çekildiği gün de annemle harika bir gün geçirmiştik. Bizim için rutin kahvaltı ile başlayan günümüz, annemin beni fotoğraflaması ile devam ederken, çalan telefon ile neşe dolmuştuk. Günün yönü değişmiş, çok mutlu olmuştuk.

Sonra annemin beni blog için çektiği fotoğraflara baktık.( Annem de artık gördüğünüz gibi harika fotoğraflar çekmeye başladı. Blog işlerine acayip adapte oldu.) Belki o telefondan önce baksaydık, şu fotoğraflarda milyon tane hata bulup, tüm fotografları çöp kutusuna yollayacaktık. Varsa da bir kusur bizim hiç gözümüzü yormadı. Hatalılara da gülüp geçtik.  Güzel bak, güzel olsun boşuna demiyorlar...


Güzel haber için çalan  telefonlarınız bol olsun :)

Sevgiler 
Sez
çanta :ipekyol, ayakkabı :desa, saat :seiko, şapka?, gömlek terkos, şort: çok eski bir kot

10 Eylül 2014 Çarşamba

Gölge Yanlar

Aydınlık ve gölge yanlarımızla bir bütün olabilir iken, gölge yanlarımızı ,diğer yarımızı, hep karanlıkta bırakırız. Önemsemez, değer vermeyiz. Atağa kalktığında da örseler, yerine oturtturuz. Oysa ki bir gün tüm gölge yanlarımı masamın üzerine koydum. Tek tek elime aldım. Benden birer parça olduğunu kabul ederek, sağını solunu çevirdim. Bakakaldım bazılarına. Bazıları gölge olarak hayatlarına devam ederken, bazıları ne cevherler varmış bende dedirtti.

Aydınlık yanlarımız ile parıl parıl parlarken, gölge yanlarımızda bizi destekleyen gizli birer güç olarak görüyorum. Aydınlık yüzümüz ile bu kadar değerli iken insanoğlu, gölge yanlarını keşfederek kim bilir ne kadar yücelecektir. Ne kadar kendini sevecek, ne kadar mozaikleşecektir.

Hayat bu, keşfedip, her gün yepyeni deneyimler kazanma yeri. Bırakın gölge yanlarınız, sizi ele geçirsin, bir bakmışsınız, böyle çok daha mutlu olmuşsunuz:)

Elbise: Mudo -Ayakkabı: Desa -Gözlük: Ray-Ban -Çanta:Twist -Bilezikler: Koton

12 Ağustos 2014 Salı

Kocaman Bir Buğday Tarlasında...

Kocaman kocaman yapılar ile kendimi karşılatırdığıım da hep bir sayı vardı elimde. Oran/orantı tanımlı. Limit sonsuz değildi.  Elimdeki sayı büyük ve ya küçük, benim varlığımın ölçüsüydü. Bir nevi kendini, bir sayı büyüklüğü olarak görmekten oluşan bir haller içindeydim.
Kendini sınav notu, boy uzunluğu, maaş sıfırları, ideal kadın kıvrımları gibi ölçülebilir büyüklüklerde tanımladığındaki aldığın haz çok sahte. Tam olarak yalan dünya değil mi?
Sonra bir gün uçsuz bucaksız bir buğday tarlasında gökyüzü ile buluştum. Masmavi ve sapsarı... Baktım her uzantı sonsuz. Kendimi oranladığımda çıkan sonuç sonsuzdan farksızdı. Baştan korkunçtu. Alışmıştım değer biçmeye, ölçüleri kullanmaya.
Oysa ki küçücük olmak, hatta büyüklüğünün olmaması, sayısal olamamak hayatın en büyük değeriymiş. Kocaman bir buğday tarlasında, küçücük olmak, sonsuzun evrende bir nokta olduğunu bilmek , tüm büyüklüğünü alıp sana bambaşka bir güç veriyormuş.
Güç, güven, özgürlük büyüklük ile ilgisi olmayan hislermiş. Büyüklük, ölçü neymiş ki hatta:)

 Kocaman bir buğday tarlasının sarısına ve ucsuz bucaksız gökyüzünün mavisine  o kadar müsekkrim ki ölçülebilir değerlerden kurtardı beni. O değerleri yalan , asil değersizliğin göstergesi, yalanın önde gideni olduğunu anlattı bana.